MAGICIAN: BELKİ BİR MARKA BELKİ DE BİR AYRICALIK - Blogcu



MAGICIAN: BELKİ BİR MARKA BELKİ DE BİR AYRICALIK

20/10/2006 - manga-konser resimleri...

Kategori: Music

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 MagiclerMagic'le!Bağlantı

20/10/2006 - manga....

blogumda manga hakkında yazmış olduum yazı gösteriyor ki manga çok sevilior...

hele de cem... ne kadar çok seveni..hatta aşığı varmış...

keşke onlarla,özellikle de cemle, bi konuşma yapabilme imkanım olsa da merak edilen şeyleri sorsam, siz de okusanız...

ama maalesef ben istanbulda diilim ve internet üzerinden de ne kadar ii olur bunu bilemem ya da internet üzerinden röportaj yapabilme imkanı bulabilir miyim bilmiyorum...

bunun yerine size manga ile ilgili farklı hizmetler sunabilirim...umarım :)

kendinize çoo..k ii bakın...

yok MagiclerMagic'le!Bağlantı

26/6/2006 - TAAAAAAAATİİİİİİİİİİİİLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLL!!!

Bİ ÇOK BLOGCU TATİLE GİDİYOR. HATTA Bİ ÇOK İNSAN TATİLE ÇIKIYOR BU ARALAR...

E BENİM BAŞIM KEL Mİ???

BEN DE PERŞEMBE GÜNÜ TATİLE GİDİYORUM. FAKAT PERŞEMBE GÜNÜNE KADAR HİÇ YAZI YAZAMİCAM. MALUM, ALIŞVERİŞ, HAZIRLANMA FALAN ÇOK VAKTİMİ ALICAK...

KENDİNİZE İİ BAKIN

İİ TATİLLER!..................

 

2 MagiclerMagic'le!Bağlantı

23/6/2006 - BAŞARILAAAR!!!

2 GÜN SONRA YABANCI DİL SINAVINA GİRECEK OLAN, CANIM ARKADAŞIM BAŞAK'A BAŞARILAR DİLİYORUM!!!

 

 

SEN BAŞARIRSIN, BEN BİLİYORUM...

yok MagiclerMagic'le!Bağlantı

16/6/2006 - Seksi Futbolcu (She is the man)

Tür
Komedi / Romantik / Romantik Komedi
Gösterim Tarihi

26 Mayıs 2006
Yönetmen

Andy Fickman
Senaryo

Ewan Leslie , Karen McCullah Lutz , Kirsten Smith , William Shakespeare (Kitap)
Görüntü Yönetmeni

Greg Gardiner
Müzik

Nathan Wang
Yapım

2006, ABD , 105 dk.

Oyuncular
Amanda Bynes (Viola) , Channing Tatum (Duke) , Laura Ramsey (Olivia) , Jonathan Sadowski (Paul) , Robert Hoffman (Justin) , James Kirk (Sebastian) , James Snyder (Malcolm)

Kılık değiştirip erkek kardeşinin yerine geçen güzel Viola, kardeşinin takım arkadaşlarından birine aşık olur fakat işleri berbat etmemek için sırrını açıklayamaz. Ama sadece Viola’nın bir sırrı yoktur. Çevresindeki bütün erkeklerin ve kızların küçük sırlarda gizli büyük aşkları vardır ve olaylar gittikçe karmaşıklaşır, karmaşıklaştıkça da komedinin dozu giderek artar…

Kadın ve erkek davranışları arasındaki uçurumdan yararlanan Seksi Futbolcu, William Shakespeare’in 12. Gece adlı meşhur eserinden uyarlanmış ve bu sebeple de birçok tanıdık tema içermekte. Filmin; Amerikan gençliğini, gençliğin yaşam biçimlerini ve tüketim kalıplarını ti’ye alan Amerikan Pastası tarzında filmleri çağrıştıran yapısıyla kendine has bir hayran kitlesine sahip olacağına kuşku yok. Her ne kadar başroldeki Amanda Bynes inandırıcı olmakta biraz güçlük çekse de, yine de Seksi Futbolcu, müzikleriyle, gag’leriyle ve ilginç çıkarımlarıyla güzel bir gençlik komedisi…

1 MagiclerMagic'le!Bağlantı

12/5/2006 - Atom Bombası

Kategori: Harby Sheyler

Aranızda belki atom bombası yapmak isteyenler vardır(!) ya da merak edenler. Buyurun bu yazıyı okuyun;

  Bir atom bombasında ana tema fizyon reaksiyonunun çok kısa bir sürede gerçekleştirilmesidir. Atom  bombasında biri doğal diğeri yapay olmak üzere iki tür malzeme kullanılır. Bunlardan doğal olanı uranyum (235U), yapay olanı ise plutonyumdur (239Pu). 

Atom bombasının yapımında en önemli problemlerden biri kullanılacak olan bu malzemelerin eldesidir. 235U tabiatta 238U ile birlikte çok az miktarda bulunur. Bombada kullanılacak olan 235U’in çok saf olması gerekir, bu yüzden 238U’dan ayrılmalıdır. 239Pu ise tabiatta bulunmaz, nükleer reaktörlerde 238U’dan elde edilir. 

Fizyonun başlamasını sağlayacak ilk nötronlar Ra–Be gibi bir nötron kaynağından elde edilir. Fizyon olayında bir atomun parçalanmasından 2 ya da 3 tane nötron açığa çıkar. Eğer, ortam şartları elverişli ise parçalanma sonucu oluşan nötronların da, başka atomları parçalamaları ile fizyon reaksiyonu zincirleme olarak devam eder. Zincir reaksiyonunun kendiliğinden ilerlemesi için gerekli şart ise açığa çıkan nötronların kaybolmadan yeni parçalanmaları sağlamasıdır. Nötronların kaybolması; ya ortamda bulunan safsızlıklar (238U gibi) tarafından soğurulması ile ya da çeşitli çarpışmalar sonucunda nükleer patlayıcı içinden çıkıp gitmesi ile olur. Dolayısıyla ,atom bombası yapımında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan bir diğeri nötron kayıplarını en aza indirmektir.

Bir nötronun bir atom çekirdeğine çarpması her zaman fizyon ile sonuçlanmaz. Bazen çekirdek nötronu yuttuğu halde bölünmeyebilir. Bazen ise nötron çekirdek tarafından yansıtılabilir. Bu çarpışmalar sonucunda ortamda dolaşan nötron bir miktar enerjisini kaybederek yavaşlar ve fizyon yapma gücü artar. Önemli olan bu nötronun nükleer patlayıcı içinden kaçmadan fizyon yapıncaya kadar dolaşmasıdır. Bunun için ise kullanılan patlayıcı maddenin bu dolaşmaya elverişli büyüklükte olması gerekir. İçerisinde başlatılan fizyon reaksiyonun kendi kendine sürebileceği minimum nükleer patlayıcı kütlesine kritik kütle denir.

Netice itibariyle, atom bombası merkezde uranyum veya plutonyumdan oluşan bir öze sahiptir. Nükleer patlamanın olabilmesi için ise bu özün kritik kütleden büyük olması gerekir. Ancak, kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama ihtimali vardır. Bu yüzden patlayıcı madde özü, bombaya çeşitli parçalar halinde yerleştirilir. Bomba ateşleneceği zaman bu parçalar bir araya gelip bir küre oluşturmalıdır. Bu parçaların küre şeklinde birleşmelerini sağlamak için ise trinitrotoluen (TNT, dinamit) kullanılır. Önce TNT patlatılır. Bu patlama sonucunda nükleer kütle bir araya gelir ve asıl patlama gerçekleşir. 

Atom bombası ile ilgili ilk çalışmalar Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 1942 yılının sonlarında başlamıştır. New Mexico eyaletinin Los Alamos adlı bölgesinde bir “beyin takımı” ile başlayan çalışmalar yaklaşık 3 yıl sonra ürününü verdi. Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945 günü Meksika sınırına yakın bir çölde (Alamogordo) gerçekleştirildi. Patlamanın şiddeti beklenenden çok fazla olmuştu. Yaklaşık 20.000 ton TNT’nin patlamasına eşit bir etki görüldü. Elde edilen bu başarı üzerine atom bombasının Japonya’nın iki önemli şehrinde kullanılması kararlaştırıldı. 

6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası “Enola Gay” isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı. Saniyenin onbinde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı. Ardından gelen 300.000 °C’lik ısı etkisi ise yaklaşık 3 km çapındaki her şeyin yanmasını sağladı. Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki her yükseltiyi dümdüz etti. Ama asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi. Yağmur ile tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşimayı yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 80.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak belirlenmiştir. 

9 Ağustos 1945 günü ise ikinci atom bombası Nagazakiye atıldı. Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı. Ancak, her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945’ten sonra görülmeye başlandı. Gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan veya akraba ve dostlarını harabeler içinde arayan bir çok insan farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon almışlardı. Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok, ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden kat kat fazla olmuştur. Bu sonuç; atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymuştur. 

yok MagiclerMagic'le!Bağlantı

21/3/2006 - Annem vay ya şüpey şüpey şüpey...

  Bugün benim için çok zor bir gündü. Annem ameliyat oldu. O kadar zor ki yaşamayan bilemez. Basit bir ameliyattı aslında. Ama sonuçta ameliyat işte ve annem bira hafta gibi bir süre zarfında hastanede kalacak. O kadar zor geliyor ki... Ben de hastanede yatmıştım bir zamanlar. Ama o zaman da annem yanımdaydı. Oysa ben şimdi annemin yanında olamıyorum. Çünkü kahrolası okul var. Üstelik bu aralar yazılılarım da var.

  Hasteneye annemin yanına gittiğimde benim için dünyanın en süper insanı bir hastane yatağında yatıyordu. Zor tuttum kendimi ağlamamak için. Halsizdi. Tabiyatıyla ağrıları da vardı. Üzerine bir yorgan örtülmüştü. Sol koluna serum bağlanmıştı. Yorganın bir kenarından ince bir hortum çıkıyordu ve ucunda da kutu gibi bir şey vardı, içinde de kırmızı renkte bir sıvı. Annemin kanıydı o. Bir teline zarar gelmesine bile üzüldüğüm anneciğimin kanıydı, akıyordu usul usul. Göz yaşarım da az daha öyle akmak üzereydi ama ben tuttum. Beni gördüğünde elini kaldırdı, bana doğru hafifçe uzattı. Ben hemen koşum elini tuttum.Elinin sıcağı bana da geçti, o sıcaklıkla beraber sevgisi de... Sonra gidip yanındaki koltuğa oturdum. Annem gözlerini bile açmakta zorlanıyordu, o kadar acı çekiyordu yani. Gözyaşlarımı hala güç bela tutuyordum pınarlarında. Boşaldı boşalacaktı. Sonra pencerenin yanına gittim. Dirseklerimi pencerenin kenarlarına koyup kafamı da ellerimin içine yerleştirip pencereden görünen uçsuz bucaksız zeytinliklere bakarken gözyaşlarımı tutamaz olmuştum artık.

  Nasıl olurdu ya?! O arkada yatan benim güçülü kuvvetli annemdi.

2 MagiclerMagic'le!Bağlantı

20/3/2006 - Bırakın aksın gözyaşlarınız...

Kategori: KISSADAN HiSSE

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.

Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.

Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına

kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

1 MagiclerMagic'le!Bağlantı

4/3/2006 - HAYALERİNDEN VAZGEÇME

Kategori: KISSADAN HiSSE
-Bethoven’ın keman tutuşunu gören hocası, müzisyen olamaz demiş.
-Walt Disney yeteri kadar yaratıcı olamadığı için çalıştığı gazeteden kovulmuş
-Povorotti’ye Konservatuarda “sesinde iş yok” teşhisi konmuş.
-Mimar Sinan İstanbul sırtlarındaki bir su kaynağını borularla İstanbul!a getirerek, had safhaya ulaşmış susuzluğu yenmek isteyince Sadrazam Rüstem Paşa tarafından hapse atılmış.
-Mozart birkaç altın mükâfat almak ümidiyle yeni bestelediği bir parçayı Kont Arno’ya götürdüğü zaman, dilencilik serserilik ve parazitlik yapmakla suçlanmış, tekmelerle kovulmuş
 
 Oysa Bethoven müthiş bir müzisyendi, Walt Disney resmen bir markaydı çizgi film konusunda ve çizgi film yapmak yaratıcılık ister,zaten Pavarotti'nin sesine diyecek yok yeri göğü inletir, Mimar Sinan harika bir mimardı adından da anlaşıldığı gibi ve son olarak Mozart da tarihe adını yazdırmış harika müzisyenlerden.
 Siz de gördünüz neler sölemişler onlar için. Sizler için de kim bilir neler söylüyorlar. (Benim için söleyenler de var ordan biliyorum)Bence kimse hayallerinden vazgeçmemeli. Hep hayallerinin peşinden gitmeli. Ben öyle yapıcam. Size de tavsiye ederim...
 
yok MagiclerMagic'le!Bağlantı

4/3/2006 - ÜÇ FİLTRE

Kategori: KISSADAN HiSSE
Eski Yunanda , Sokrat bilgiyi saklamasi sebebiyle saygideger bir ün
yapmisti..
Bir gün bir tanidik büyük filozafa rastladi ve dedi ki,
'' Arkadasinla ilgili ne duydugumu biliyor musun ? ''
Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrat.
Bana birsey söylemeden evvel senin kücük bir testten gecmeni istiyorum.
Buna Üclü Filtre Testi deniyor.
"Üclü Filtre?"
''Dogru, '' diye devam etti Sokrat.
Benimle arkadasim hakkinda konusmaya baslamadan önce, bir süre durup ne
söyleyecegini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bu ona 3 filtre testi dememin sebebi.
Birinci filtre ''Gercek Filtresi '' :Bana birazdan söyleyecegin seyin tam
anlamiyla gercek oldugundan emin misin ?
'' Hayir,'' dedi adam '' Aslinda bunu sadece duydum ve ....
'' Tamam,'' dedi Sokrat
Öyleyse , sen bunun gercekten dogru olup olmadigini bilmiyorsun.
Simdi ikinci filtreyi deneyelim, '' Iyilik Filtresini.''
Arkadasim hakkinda bana söylemek üzere oldugun sey iyi birsey mi ?
'' Hayir, tam tersi...'' '' Öyleyse, '' diye devam etti Sokrat.
Onun hakkinda bana kötü bir sey söylemek istiyorsun ve bunun dogru
oldugundan emin degilsin.Fakat yinede testi gecebilirsin,cünkü geriye bir
filtre daha kaldi.
'' Ise yararlilik filtresi.''
Bana arkadasim hakkinda söyleyecegin sey benim isime yarar mi ?
''Hayir ,'' gercekten degil.
''Iyi, '' diye tamamladi sokrat
Eger ,bana söyleyecegin sey dogru degilse,iyi degilse ve ise yarar ,faydali
degilse bana niye söyleyesin ki ?
Bu Sokratin iyi bir filozof olmasinin ve büyük itibar ,saygi görmesinin sebebiydi.
Yakin ve sevgili herhangi bir arkadasiniz hakkinda basibos konusmalar
duydugunuz her sefer bu 3 filtre testini kullanmaniz sizlere hararetle
tavsiye edilir.

1 MagiclerMagic'le!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Magician Kimdir

Eğlenin, kahkaha atın, hüzünlenin, ağlayın, mutlu olun, gülümseyin, sinirlenin, kaşlarınızı çatın... Ama en önemlisi hayattayken bütün duyguları tadın. Hayatı 12'den vurmaya bakın. İşte bu blog bunun için var. Hayatın tadını çıkarmaya bakın.

Arkadaşlarım

baykelebek
rebelgirl
togocrazy

Click here to see more graphics by, CarrielynnesWorld.com myspace

images for blogs